banner23

banner31

banner24

Global aktörlerin glocal hedefi; Türkiye’nin son yüzyılda maruz kaldığı bazı ambargolar

Türkiye kurulduğu günden bu yana çok çetin mücadelelere şahit oldu. Bu mücadelelerin birçoğundan da anlının akıyla çıktı. Bölgesel ve küresel bir güç olma yolunda ilerleyen ülkemizin, önüne çıkarılan belki de en çetrefilli engeller; ambargolar...

ARAŞTIRMA-ANALİZ 24.05.2021, 17:19
Global aktörlerin glocal hedefi;  Türkiye’nin son yüzyılda maruz kaldığı bazı ambargolar

Anadolu Kıtası son iki asırdır çok farklı savaşlara ve çatışmalara şahitlik etti. Bin yıldır bu toprakların sahibi olan milletimiz, Selçuklu Devleti’nden Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı Devleti’nden de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kadar gelinen süreçte türlü badireler atlattı. Ancak, hiçbir hâl ve şartta bağımsızlık ve bu topraklar üzerindeki egemenlik mücadelemizden vazgeçilmedi. Birinci Dünya Savaşı’nın arından değişen dünya düzeni ve güç dengeleri Türkiye Coğrafyasında da tesirlerini gösterdi. Yüz yıllarca dört kıtaya hükmetmiş Osmanlı Devlet-i Âli’si yıkıldı ve yerine Türkiye Cumhuriyeti ihdas edildi. Millî mücadelemizin nişânı olan devletimizin temelleri sağlam temeller üzerine kuruldu.

Cumhuriyetimizin ilk yılları büyük bir çaba ve gayretle devletimizin ve milletimizin terakkisiyle perçinlendi. Türkiye bu yeni dünya düzeni ve nizamına tam ayak uydurmaya başlamıştı ki İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Ortaya konulan yeni dünya düzeni ve kabul edilen normlar bir anda kaybolup gitti. İkinci Dünya Savaşı’nın getirdikleri ve götürdükleri birincisinden çok daha fazlaydı. Kurulan yeni dengeler, küresel arenaya yeni çıkan ve ağırlığını ortaya koyan yeni bölgesel ve global güçler, farklı savaş stratejileri, sıra dışı ittifaklar ve iki kutuplu dünya düzeni…

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan gelişmeleri ele alırken belki de en çok kullanılan ifadelerden biri de bu, “İki Kutuplu Dünya Düzeni”. Peki kimdir bu iki kutup? Elbette Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Rusya). İngiltere’nin tarih sahnesindeki etkin rolünden vazgeçmesi veya etkinliğini yitirmesi, küresel bir gücün boşluğunu da beraberinde getirdi. Tâbii olarak bu boşluk hızla dolduruldu. Boşluğu dolduran okyanusun ötesindeki yeni bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri’nden başkası değildi. ABD, ekonomik, askerî ve teknolojik anlamda ortaya koymuş olduğu başarılarla ve emperyal hedeflerine ulaşma gayretiyle yükselttiği baskıcı eğilimleri ve etkili politik hamleleriyle caydırıcı bir güç haline gelmişti. Ancak, pastadan pay almak ve küresel güç olarak dünya kamuoyunda arz-ı endâm etmek isteyen bir güç daha vardı.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, idealleri ve hedefleri doğrultusunda her alanda, her anlamda Amerika Birleşik Devletleri ile kıyasıya bir rekabetin içine girmiş, tarih sahnesine tek ve mutlak güç olarak çıkmanın ihtiras ve arzusuyla güçlenmeye çalışıyordu. Ruslar yüz yıllar boyunca sıcak denizlere inmenin ve burada hâkim güç olmanın idealini ortaya koydular. Değişen düzen ve yıkılan Çarlık Rusya’nın yerine gelen Sovyetler farklı idealler taşıyordu. Ancak, ortaya Amerika gibi emperyal ve kapitalist bir gücün çıkması, Marksist-Leninist Sovyetler için bir mücadele sahası oluşturmuştu.

Tam da bu çekişme ve güç mücadelesi yaşanırken bir yandan bölgesel ve diğer küresel aktörler de bu soğuk savaş ortamı ve iki kutuplu düzende saflarını belirlemek ve doğru tarafta yer almanın endişesini taşıyordu. Türkiye de bu aktörlerden biriydi. Türkiye bu noktada Amerika’nın başını çektiği 12 ülkenin imzalayarak oluşturduğu NATO’ya üye olma talebinde bulunarak batı bloğunda olma eğilimini ortaya koymuştu. Nitekim 1951 yılında bu organizasyona katıldı da. Türkiye NATO’ya üyeliği ve Amerika’ya olan yakınlığı sayesinde birçok askerî ve maddî yardımdan yararlanarak Amerika ile ilişkilerini oldukça geliştirdi. Amerika’nın ambargolarından henüz habersizdi.

Aslına bakılırsa 18. yüz yıldan itibaren İngiltere birçok kez siyasî hamlelerinde ambargo uygulamasına başvurmuştu. İngiltere’nin yanı sıra bazı diğer Avrupa ülkeleri de sorun yaşadıkları ülkelere yönelik yaptırımlar uygulamak amacıyla ambargoya başvurmuşlardı. Daha sonraları Amerika da bu yöneteme başvurmaya başladı. Amerika büyük ve güçlü ekonomisini kullanarak okyanus ötesinden aldığı siyasî kararlarla ülkelerin ekonomik, askerî ve içtimaî düzenlerine, güçlerine zarar veriyor, hatta krizlere sürüklüyordu.

Bu bağlamda Türkiye’nin maruz kaldığı ilk ciddi ve önemli ambargo da hiç şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri’nden gelecekti. Türkiye’nin hemen yanı başında Kıbrıs Adası’nda Kıbrıs Türkleri’nin, Enosis adına katledilmeleri Türkiye’de büyük bir yankı uyandırdı. Bunun üzerine Kıbrıs’a müdahale etmeye hazırlanan Türkiye’ye ABD’den ilk sert çıkış geldi. Amerikan Başkanı Johnson Türkiye’ye bir mektup yazdı ve bu müdahalenin kesinlikle yapılmaması gerektiğini, aksi halde bunun çok ağır bedelleri olacağını ifade ediyordu mektubunda. Türkiye bu sert çıkış karşısında 1964 yılında hazırlıklarını yaptığı müdahaleden vazgeçti.

Ancak bu olay, Türk-Amerikan ilişkileri açısından bir dönüm noktası oldu. Türkiye, Johnson’ın mektubunu hayal kırıcı olarak değerlendirdi ve ikili ilişkilerde soğuk rüzgarlar esmesine sebep oldu. Bunun yanı sıra, Kıbrıs Adası’nda Türk’lere karşı zulüm ve saldırılar katliamlara dönüşüyor, her geçen durum daha kötü bir hal alıyordu.

Bunun üzerine Türkiye, 20 Temmuz 1974 günü “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı başlattı. Kıbrıs Türkleri ve mağdurlar kurtarıldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Hemen ardından Türkiye tüm dünyanın ortaya koyduğu bir çifte standartla karşı karşıya kaldı. Birçok devlet, uluslararası örgüt ve taraf Türkiye’yi haklı müdafaasından ötürü işgalci olarak nitelendirdi. Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde onaylanan yaptırım kararı ile Şubat !975’de ABD’nin Türkiye’ye yönelik silah ambargosu başladı. Bu ambargo Türkiye’yi millî savunma alanında ciddi anlamda yıprattı. Türkiye birçok savunma sanayii ürün ve teçhizatına ulaşmakta, temin etmekte zorluk yaşadı. Bu zorlu ve uzun sürecin ardından, Türkiye’nin ABD ile yürüttüğü müzakereler neticesinde Ağustos 1977’de kısmen, Eylül 1978’de ise ambargo tamamen kaldırıldı.

Gayrı resmî ambarho; verilemeyen fırkateynler

Türkiye, ABD ile yaşadığı uyuşmazlıkların neticesinde birçok defa ambargo tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu durum çoğu zaman tehdit niteliğini aşıp yaptırım boyutuna da ulaştı. Doksanlı yıllarda Türkiye’nin istediği fırkateynleri alamaması da bu yaptırımlardan biriydi.

Türkiye çok uzun bir müddet, yoğun istek ve talepleri neticesinde ikisi hibe biri ise kiralanmak üzere ABD’den Perry sınıfı üç fırkateyn için söz aldı. Ancak, fırkateynler bir türlü teslim edilmedi. Türk basınında olay gayrı resmî bir ambargo olarak nitelendirildi. ABD’den fırkateynleri teslim almak için Türkiye’den giden 480 kişilik personel Amerika’ya gitti ancak, gemiler bir türlü teslim edilmedi. Bu gizli ambargo süreci o dönem Türkiye’ye tam 50 milyon dolara mâl oldu. Amerikalı kaynaklardan edinilen bilgilere ve birçok uzmana göre Clinton yönetimi, ülkede yapılacak seçimler ve Türkiye’nin Yunanistan’la Ocak 1996’da yaşadığı “Kardak Kayalıkları” krizi teslimatın gerçekleştirilememesinin en büyük sebeplerindendi.

Yakın tarihte yaşanan ambargolar

Yakın tarihe geldiğimizde ise karşımızda bambaşka bir Türkiye, eskisinden farklı bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin son 20 yılda savunma sanayii ve teknolojik anlamda yaşadığı gelişmeler, geldiği nokta küresel ve bölgesel rakiplerini kıskandırır, tedirgin eder keyfiyette. Türkiye’de savunma sanayii sektörü, 2019 yılında 2 milyar 740 milyon 694 bin dolarlık ihracat yaptı. Geçtiğimiz yıl ise bu rakam Covid-19 sürecinin de etkisiyle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de bir miktar düşüşe uğradı. Rakamlar 2019 yılına göre %16.8’lik bir düşüşle 2 milyar 279 milyon 27 bin dolara geriledi. Bu anlamda ülkelerin pandemi sürecinde öncelikli olarak salgın tedbirleri ve sağlık sektöründeki harcamalarının öne çıkmasının gerilemeye sebep olduğu birçok uzman tarafından dile getirildi.

Bu anlamda istatistikî verilerle yapılan değerlendirmelere göre, savunma ve havacılık sanayiinin Türkiye’nin toplam ihracatındaki payının %1.3’e tekabül ettiği tespit edilmiştir. Türkiye’nin yine 2020 yılındaki verilere göre, savunma ve havacılık sanayii sektöründe 10 milyon doların üzerinde ihracat yaptığı ülke sayısı ise 26 olarak kayıtlarda yer aldı.

Buna rağmen, Türkiye hala ihtiyaçları doğrultusunda ithalat yapan da bir ülke. Günün şartlarına ve muharebe sahasının her alanına uygun nitelikte ürünler üretmeye çalışan, üreten ve bu anlamda projeler ortaya koyan bir ülke. Ancak gelinen nokta itibarıyla, Türkiye belki de eskisinden daha ciddi bir potansiyel güç merkezi olarak gözler önünde durduğu ve savunma ve havacılık sanayii anlamında ortaya koyduğu ürün ve projelerle göz doldurduğu, sektörde yeni ve nitelikli alternatifler sunduğu için ilerlenen yolda sürekli önü kesilmek isteniyor.

Türkiye’nin özellikle son dönemde büyük önem atfettiği savunma ve havacılık sanayii ile alakalı kalkınma ve dışa bağımlılıktan kurtulma yolundaki kararlı duruşu küresel aktörlerin dikkatini çekmiş durumda. Bu bağlamda çeşitli bahaneler öne sürülerek Türkiye’nin bu alandaki çalışmalarının önüne geçilmek istenmekte. Dünya’nın savunma ve havacılık sanayii alanında devi olarak kabul edilen ABD, bölgesel müttefiki Türkiye’ye muhtelif siyasî ve politik sebeplerle yaptırımlar uygulamakta. Son tahlilde, ATAK helikopterlerinin ABD menşeli motorunun ihracat lisansının verilmesiyle alakalı sürecin olumsuz şekilde seyretmesi, beraberinde başka yaptırımları da getirdi.

Türkiye ile Pakistan arasında 30 ATAK helikopterinin satışı için gerçekleştirilen sözleşme çalkantılı bir süreçten geçiyor. Türkiye’nin yerli ve millî imkanlarla ürettiği ATAK helikopteri, ABD menşeli bir helikopter motoruna sahip. Türkiye kendi ihtiyaçları için ürettiği ATAK helikopteri için motoru ABD’den temin etmişti. Ancak, ürünün ihraç edilebilmesi için bünyesinde barındırdığı ABD menşeli motorun üreticisi olan şirketten “ihracat lisansı”nın temin edilmesi gerekiyor. ABD ise Türkiye’nin gerçekleştireceği bu büyük ihracatın önüne geçerek, sektörde tekel olma hedefini ve Türkiye’yi bu gibi yollarla alanda yapılan çalışmalarla alakalı yıpratmayı amaçlıyor.

Ancak, yıllardır süregelen bu baskı politikalarının bir tezahürü olarak gelişen ve ivme kazanan Türk savunma ve havacılık sanayii, yine aynı baskı ve yıldırma politikalarının doğurduğu üretme ve yerlileşme azmiyle, önüne çıkan her engeli aşmaya devam etti. Nitekim, ATAK helikopterlerinin ihracatı ile alakalı olarak da aynı kararlılık ve azim ortaya konuldu. Türk Motor Sanayii (TEI) ürettiği yerli ve millî helikopter motoru ile bu ihtiyacı karşılamaya ve ihracatın önündeki engeli aşmaya hazır.

Bu çalkantılı sürecin ardından Türkiye’yi, uzun süre Beyaz Saray koridorlarında dile getirilen Türkiye’ye yönelik ve geniş çaplı bir yaptırım ve ambargo bekliyordu. Türkiye’nin uzun yıllar Amerika’dan istediği ve alamadığı “Patriot” hava savunma sistemlerinin yerine, Türkiye’nin zorunlu olan bu ihtiyacını Rusya’dan temin ederek S-400 hava savunma sistemlerini (HSS) satın alması bu noktada CAATSA yaptırımlarıyla alakalı en önemli sebep olarak karşımızda duruyor.

Türkiye yukarıda da dile getirildiği gibi defalarca NATO müttefiki ve stratejik ortağı olan ABD’den Patriot’ların satımıyla alakalı talepte bulundu. Ancak, ABD her seferinde başka bahaneler öne sürerek bu taleplere olumlu bir geri dönüş yapmadı. Türkiye ise tabiî bir ihtiyaç haline gelen hava savunma sistemlerini temin etmekte kararlıydı. Hemen yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta ve diğer bölgelerde birçok terör unsuru Türkiye için çok önemli bir tehdit teşkil etmekte. Bunun üzerine Rusya ile gerçekleştirilen görüşmeler neticesinde Rus S-400 hava savunma sistemlerinin alınması için anlaşmaya varıldı.

NATO müttefiki ülkeler ve ABD’den bu konuda büyük yankı uyandıran tepkiler geldi. ABD ise iki yüzlü bir tavırla Rusya’dan almak zorunda bırakıldığımız hava savunma sistemleriyle alakalı bizi suçlayarak yaptırım uygulama kararı aldı ve CAATSA yaptırımları sürecini başlattı.

Pentagon, kongrenin de baskısıyla öncelikle Türkiye’yi F-35 programından çıkardı. Türkiye’nin ABD ile vardığı, 100 adet F-35’in satışı ve Türkiye’nin de üretime dahil edilmesi ortaklığı askıya alındı. ABD hala F-35 üretimiyle alakalı bazı parçaları Türkiye’den alıyor. Türkiye, F-35’leri temin etme hususunda da oldukça kararlı bir duruş sergiliyor. Savunma Sanayii Başkanlığı geliştirdiği ilişkiler ve girişimlerle, ABD’deki büyük lobi firmalarıyla çalışarak, Türkiye’nin tekrar F-35 programına alınmasıyla alakalı çabalarını sürdürüyor.

Türkiye, F-35 programına dönme çabasını sürdürürken ABD’den CAATSA yaptırımları geldi. Trump yönetimi, ABD başkanlığını devretmeden önceki son önemli yaptırımı Türkiye’ye uyguladı.

ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. İsmail Demir ve SSB yetkililerinden Mustafa Alper Deniz, Serhat Gençoğlu ve Faruk Yiğit yaptırıma tabi tutuldu. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan mevzu bahis konuyla alakalı açıklamalarda bulunan üst düzey bir isim, Savunma Sanayii Başkanlığı’na yönelik yaptırımların "ABD'nin ürün ve teknolojileri için ihracat lisansı ve yetkilerinin verilmesinin yasaklanması" kapsamında gerçekleşeceğini dile getirdi.

Türkiye tüm bu baskı ve boyun eğdirmeye yönelik girişimlere rağmen Anadolu Coğrafyasında ve dünya arenasındaki varlığını sürdürmenin azim, gayret ve kararlılığıyla bağımsızlık mücadelesini sürdürüyor. Aslında sürekli vurgulanan savunma sanayii, teknoloji ve diğer birçok sektörde nitelikli yerli ve millî ürün üretiminin ne kadar önemli ve bizler için aslında bir varlık meselesi olduğu ayan beyan, su götürmez bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Kaynakça:

https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/savunma-ve-havacilikta-2020-ihracati-2-3-milyar-dolar/2100125

https://www.dunyabulteni.net/dubam-genel/abd-turkiye-ye-ilk-ambargoyu-ne-zaman-uygulamisti-h117009.html

https://tr.euronews.com/2019/07/26/abd-turkiyeyi-neden-f-35-programindan-cikard-ve-turbulans-neden-daha-da-artaca

26°
açık