banner23

banner31

banner24

Hindistan nükleer silaha nasıl sahip oldu?

Gandhi’nin şiddetsizlik fikrini benimsemiş ve barışın nükleer silahlardan uzakta olacağını düşünen Hindistan’ın kurucu kadrosu, Çin’in bölgedeki nükleer denemelerinin ardından atom bombasını Hindistan’ın varlığını korumada yegane araç olarak görmeye başladı.

ARAŞTIRMA-ANALİZ 01.06.2021, 19:48
Hindistan nükleer silaha nasıl sahip oldu?

İngilizler tarafından tacın incisi olarak adlandırılan Hindistan, sahip olduğu gerek insan gerekse ticari sermayesiyle iki asırdan uzun süre İngiltere’ye hizmet etti. Fakat patlak veren iki dünya savaşı ile küresel güç merkezlerinde yaşanan kaymalar İngiltere’nin kolonilerini birer birer terk etmek zorunda kalmasına neden oldu. İngiltere idaresindeki Hint Alt Kıtası, 1947 tarihine gelindiğinde hürriyetini elde etmiş Pakistan ve Hindistan adlı iki yeni devletin idaresi altına geçti. Aynı tarihlerde dünya Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu bloğu ve ABD öncülüğündeki Batı bloğu olarak iki kutba ayrılmıştı. Çiçeği burnunda Hindistan fakru zaruret içinde hayatta kalma mücadelesi verirken her iki kutbun da desteğine ihtiyaç duyuyordu. Bu sebepten ötürü ülke, iki bloğun dışında kalanların oluşturduğu Bağlantısızlar Hareketinin bir parçası oldu. Hindistan’ın kurucu kadrosu Asya’da barış isteklerini sıklıkla dile getirerek bölgenin diğer önemli bir kuvveti Çin ile yakın ilişki kurmaya çalışmaktaydılar. Bu tarihlerde ekonomik problemlerini aşmaya çalışan Hindistan, nükleer enerjiyi bu yolda önemli bir atılım olarak görüyor fakat nükleer silahlanma fikrine sıcak bakmıyordu. 1962 yılına gelindiğinde Çin ile Tibet üzerinde yaşanan anlaşmazlıklar iki ülke arasında savaşa dönüşünce Hindistan’ın güvenlik ve silahlanma meselelerine bakışı değişmeye başladı. 1964 yılı itibariyle de Çin’in bölgedeki nükleer denemeleri, Hint devletinin nükleer silah sahibi olmayı ulusal güvenlik politikalarının merkezine oturtmasına neden oldu.

1947-1964 arasında Hindistan’ın nükleer politikası

Bağımsızlık sonrası Hindistan’ın nükleer programı incelenirken Jawaherlal Nehru ve Homi Bhabba isimleri öne çıkmaktadır. Hindistan’ın ilk Başbakanı olan Nehru yeni kurulan devleti uluslararası sistemde saygın bir konuma eriştirmenin arzusu içindeydi. Bu bağlamda Nehru, nükleer enerjiye ulaşmayı bir zaruret olarak görüyor ve Hindistan’ın nükleer programının mucidi Homi Bhabba’ya destek sağlıyordu. Ancak Mahatma Gandhi ekolünden gelen Nehru, nükleer silah ve nükleer enerjiyi birbirinden ayırıyordu. Nehru’ya göre nükleer enerji ucuz ve temiz olması sebebiyle Hindistan için faydalı bir teknolojiyken nükleer silahlar ülkenin kuruluş felsefesi ile ters düşüyordu. İngiltere’de atom fiziği üzerine uzmanlaşan Bhabba ise uluslararası sistemde başat güç olabilmenin yolunun nükleer silah sahibi olmaktan geçtiğini düşünmekteydi. Bhabba’nın girişimleri sonucunda 1945 yılında Mumbai merkezli Tata Instute of Fundemental Research (TIFR) kuruldu. Hindistan’ın nükleer fikrinin ve projesinin temellerinin atıldığı bu merkez 1954 yılında Atom Enerjisi Kurumu olarak yeniden örgütlendi. Aynı yıl Hindistan’ın nükleer silah elde etme sürecinde kilometre taşı vazifesi gören bir başka gelişme daha yaşandı. Kanada, Hindistan’a barışçıl amaçlarla nükleer üretmesi şartıyla reaktör inşa etme teklifinde bulundu. CIRUS ismi verilen bu reaktör 1960 yılında tamamlanmasının ardından ABD’nin de ağır su tedarik etmesi ile faaliyete geçti. Homi Bhabba’nın hayati bir rol atfettiği CIRUS santrali yüzlerce Hint bilim insanının bu konuda tecrübe edinmesini sağladı.

Nükleerin ulusal bir hedef olarak kabul edilmesi

1964 yılında Çin’in ilk atom bombası testini bölgede icra etmesinin ardından Hintli muhalifler hükümete mektuplar yazarak; derhal nükleer silah üretilip Çin’e cevap verilmesini talep ettiler. Dönemin Başbakanı Lal Lal Bahadur Sastri ise bu denemeyi uluslararası barışa bir darbe olarak niteledi ve Hindistan’ın nükleer anlamda asla Çin’e benzemeyeceğini söylemekle yetindi. 

Hükümetin bu politikasına karşın Homi Bhabba, 1964 yılındaki Pugwash konferansı esnasında ‘‘Nükleer silah sayesinde elimize büyük bir güç geçecek ve biz bu gücü elimizin tersiyle itmemeliyiz.’’ ifadelerini kullandı. 1966 yılında hayatını kaybeden Bhabba’nın fikirleri günümüzde iktidarda olan aşırı Hindu milliyetçisi Bharatiya Janata Partisi (BJP ) tarafından koşulsuz desteklendi.

Hindistan 1965 ve 1971 yılları arasında Pakistan ile iki büyük savaşta karşı karşıya geldi. Savaşların akabinde BJP’nin önde gelenleri Çin ve Pakistan’ın tehditlerinin ayyuka çıktığını gerekçe göstererek yerli ve resmi bir nükleer programın önemi üzerinde durdular. Aynı tarihlerde Hint hükümetleri de BJP ile benzer bir çizgiyi benimseyerek Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (Treaty on the NonProliferation of Nuclear Weapons, NPT) imzalamadılar.

1974 Pokhran-I Nükleer Denemesi

On yıllık bir süreçte üç savaş yaşayan Hindistan’ın nükleer politikası köklü bir değişim sürecine girdi.

Jawaherlal Nehru’nun kızı İndhira Gandhi başbakanlık makamına oturmuş ve 1971 yılındaki PakistanHindistan savaşının ardından Bhabba Atom Araştırma Merkezi’ne nükleer silah üretimi için gereken talimatı vermişti. Kurum, üç yıllık bir çalışmanın ardından 1974 yılında ‘’Peaceful Nuclear Explosive’’ maksadıyla Rajastan çölünün Pokhran bölgesinde Hindistan’ın ve Hint Alt Kıtası’nın ilk nükleer denemesini gerçekleştirdi. Yapılan bu denemeye ‘’Smilling Buddha’’ ismi verilirken Hint makamları tarafından yapılan açıkalamada, patlamanını gücünün 8-10 kiloton civarında olduğu belirtildi.

Hindistan’ın bu nükleer denemesinin ardından nükleer silahların sadece askeri değil; aynı zamanda siyasi birer araç olduğu bir kez daha ortaya çıkmış ve İndihira Gandhi 1975 yılındaki seçimlerde rakiplerini hezimete uğratarak başbakanlık koltuğuna bir kez daha oturmuştur. Hint toplumu, nükleer denemeleri büyük bir coşku ile kutlarken dışarıda tam tersi tepkiler meydana gelmekteydi. Pakistan bu denemeyi barışa bir ihanet olarak niteledi ve ‘’ot yemek pahasına atom bombası üreteceğiz’’ sözleriyle nükleer silah sahibi olmayı artık bir beka meselesi olarak gördüğünü dünyaya ilan etti. ABD ve Kanada barışçıl nükleer enerji sözünü tutmadığı için Hindistan’a yaptıkları yardımları askıya alarak CIRUS reaktörüne sağladıkları ağır su teminini iptal etiiler. Fransa ise Hindistan’a başlangıçta tebrik telgrafı yollasa da uluslararası baskılar nedeniyle bu telgrafı geri çekmek durumunda kaldı.

1974-1998 arası dönem

Pokhran denemesinin ardından yaptırımlarla boğuşan Hindistan’ın Pakistan’a karşı güvenlik politikası ve algıları da değişmiştir. Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesi sonucu ABD ile Pakistan ilişkileri kuvvetlenmiş ve gerek NATO gerek ABD Pakistan’a her türlü desteği vereceklerini açıklamışlardır. 1990’lar ile beraber Pakistan, Hindistan’ı çevrelemeye yönelik Çin ile olan ilişkilerine de özel bir önem vererek ticari ve askeri ortaklıklar kurmuştur. Pakistan’ın Hindistan’a karşı uluslararası destekle birlikte giderek güçlendiği ve önemli bir rakip haline geldiği izleniminde olan Hindistan, tüm uluslararası tepkilere ve yaptırımlara rağmen nükleer denemelerini sürdürme kararı almıştır. Soğuk savaşın sonlanmasıyla beraber, ABD-Hindistan ilişkileri yeniden normalleşse de Washington’un Delhi’yi nükleer hedefinden vazgeçirmeye yönelik tüm çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

1996 yılına gelindiğinde ise ABD öncülüğünde NPT’nin kapsamını genişletmek maksadıyla Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması (Comprehensive Test Ban Treaty, CTBT) ortaya atıldı. 183 devlet tarafından onaylanan bu anlaşmaya Hindistan, NPT ile oluşturulan ayrımcı nükleer yaklaşımının devamı olduğu gerekçesiyle taraf olmaktan kaçındı.

1998 Pokhran II nükleer denemesi

Hint hükümetleri, nükleer denemelerden vazgeçilmesi halinde Çin ve Pakistan’ın kendilerine karşı saldırgan bir tutum içine gireceğini öne sürmekteydiler. Ayrıca onlara göre nükleersiz bir Hindistan, diplomasi alanında da zayıf görünecek ve sözüne olan itibarı yitirecekti. Hindistan, tehdit algılamaları ve bağımsızlıktan beri süren büyük devlet olma arzusu içerisinde nükleer programına devam etti.

1998 yılının Mayıs ayına gelindiğinde ise Hindistan, 48 saat arayla toplam beş yeni test gerçekleştirerek bu alanda dünyada bir ilki başardı. Hint ulusunda büyük bir sevinç yaratan denemelerden ilk üçüne Sanskritçe yeniden yükseliş manasına gelen ‘’Shakti’’ ismi verilirken diğer iki denemeye de Hindu tanrıları ‘’Agni’’ ve ‘’Prithvi’’ adları koyuldu. Hint yöneticiler patlamanın büyüklüğünün 50 kiloton civarında olduğunu duyursalar da yapılan araştırmalar 10-12 kiloton arasında olduğunu ortaya çıkardı.

Pokhran II denemeleri sonrası uluslararası tepkiler

ABD’nin nükleer silaha sahip devletler kulübünü kapalı tutma arzusu Hindistan’a karşı yaptırımların motivasyon kaynağıydı. ABD, tüm dünyayı Hindistan’a yaptırım uygulamaya davet ederken kendisi de 200’den fazla Hint şirketin Amerika’daki faailyetlerine son vermiş, Hint bilim adamlarının vizelerini iptal etmiş ve şirketlerin kredi taleplerini reddederek ilaç ve gıda hariç tüm yardımlarını askıya almıştır. Teoride Hindistan’a büyük zarar vermesi gereken bu yaptırımların etkisi oldukça sınırlı kalmıştır. Bunun temel nedeni de Avrupa başta olmak üzere diğer devletlerin Hindistan’a yaptırım uygulamaması olarak ifade edilmektedir.

Hindistan-ABD nükleer anlaşmaları

Amerika, 11 Eylül saldırılarılarının ardından uluslararası politikasını nükleer enerji yerine terörizm üzerine şekillendirdi. Bu durum ABD-Hindistan ilişkilerinin gelişmesine önemli katkılar sundu. ABD Başkanı George W. Bush tarafından alınan kararla Hindistan’a yeniden askeri destek sağlanmaya ve yüksek teknoloji ürünlerin ihracatına başlandı. 2005 yılında iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile ABD, Hindistan’ı ‘’sorumlu nükleer silaha sahip devlet’’ olarak tanıdı. Anlaşma sayesinde Hindistan, nükleere sahip olan devletlerden her türlü ekipman desteğini alma hakkı elde etti. Bu maddeye ek olarak, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da Hindistan’ın nükleer tesislerini denetleme hakkına erişmiş oldu. 2008 yılında ise ilk ülke, Hindistan’ın yeni reaktörler inşa etmesi için bir dizi kolaylık sağlayacak yeni bir anlaşma imzaladı.

ABD’nin Hindistan’a karşı olan bu tavır değişikliğinin arkasında Hindistan’ın ekonomik ve politik olarak önemli bir potansiyel taşımasının olduğu düşünülürken; nükleer için önemli bir maden olan Toryum yataklarının da yüzde 25’ine sahip olmasının etkili olduğu kaydediliyor. 

Hindutva ideolojisi ve Hint kutsal metinlerinde atom anlayışı

Hindistan’ın nükleer testlerine ‘’Hindutva’’ ideolojisi kapsamında yaklaşmak da mümkündür.  Bu ideolojinin ‘’zayıf’’ Hint karakterini ortadan kaldırıp yerine güçlü ve gururlu olan bir Hint profili çizme amacının olması esasında Hindistan’ın nükleer silah vasıtasıyla büyük güç olma idealini doğrular bir nitelik taşımaktadır. Bunun yanında Hintli bürokrat ve akademisyenlere göre, kadim Hint metinlerine bakıldığında atom ve nükleer kavramlarına çağrışımlar yapıldığı görülmektedir. Kutsal metinlerden biri olan Upanişatlar’da ‘’en eski, her şeye rağmen ve bilen, en küçükten de küçük, belirsiz olan her şeyin desteği, düşün bu gerçeği, güneş kadar parlak, karanlık ötesi’’ ifadelerinde yer alan küçükten de küçük ifadesinin atomu çağrıştırdığı ifade edilmektedir.

Hindistan’ın güncel nükleer durumu

Hindistan’da tam olarak kaç adet nükleer silah bulunduğuna dair farklı araştırma merkezlerinin birbirine yakın çeşitli tahminleri bulunmaktadır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün 2020 raporuna göre, Hindistan en çok nükleer başlığa sahip 7. ülkedir. Hindistan’ın elinde 130-140 adet nükleer başlık bulunduğu tahmin edilmektedir. Ülkede ‘’nükleerin düğmesine basma’’ yetkisi ise başbakana ait. Başbakan aynı zamanda, düşmana karşı nükleer saldırı yetkisine sahip yegane organ olan Nükleer Komuta Merkezi’ne de başkanlık ediyor.