banner23

banner31

banner24

Doç. Dr. Ömer Kul: Türkiye'nin güvenliği Urumçi'den geçer

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Görevlisi ve Yusuf Alptekin Vakfı Başkanı Doç. Dr. Ömer Kul, Çin ve Doğu Türkistan konusunda değerlendirmelerini SavunmaTR ekibi ile paylaştı.

06 Ekim 2021, 08:39
Doç. Dr. Ömer Kul: Türkiye'nin güvenliği Urumçi'den geçer

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Görevlisi ve Yusuf Alptekin Vakfı Başkanı Doç. Dr. Ömer Kul; Çin'in Batı, Türkiye ve diğer Türk devletleriyle olan ilişkilerine, Kuşak-Yol Projesi'nin hedefleri ve sonuçlarına, Çin ile ilişkiler bağlamında Türkiye'nin güvenliği ve Doğu Türkistan meselelerine ilişkin görüşmelerini SavunmaTR ile paylaştı.

"Bütün dünya devletlerinde farklılık, zenginlik olarak değerlendirilir. Çin’de ise farklılıklar tehdittir"

Kuşak Yol Projesi'nin Çin ve taraf olan diğer ülkeler açısından değerlendirmesini yapan Ömer Kul, projeye dahil olunmasının ülkeler için ne ifade ettiğine değinerek aşağıdaki ifadeleri kullandı:

"Kuşak-Yol Projesi, tarihi İpek Yolu'nun yeniden ihyası projesi olarak başlatılan bir projedir. Ama bu tarihi İpek Yolu genelde, Türk coğrafyasından geçtiği için Çinliler bundan rahatsız oldular ve dolayısıyla bunun adını 'Tek Kuşak Tek Yol' veya 'Bir Kuşak Bir Yol' olarak değiştirdiler. Sonraki aşamada da bu Tek Kuşak Tek Yol’daki “tek” ifadesi, klişe anlamda Çin’in heganomik baskısını ifade ettiği gerekçesiyle değiştirildi. Şimdi son dönemlerde Kuşak-Yol İnisiyatifi bağlamında kullanılıyor. Bunun karadan olduğu gibi deniz güzergahı da var. Temelinde projeye baktığımızda Çin’in ihtiyacı olan hammaddeyi dışarıdan en kısa yoldan en az maliyetle ülkesine getirmek ve buradaki üretimlerini en kısa zamanda pazarlara ulaştırmak üzere kurduğu bir sistem. Batı merkezli olarak dünyanın üretim üssü haline getirilen Çin’in, bunu devam ettirebilmesi için hammaddeye ve enerjiye ihtiyacı var. Sürekli olarak devam ettirebilmesi için de üretmiş olduğunu satması, pazar bulması gerekiyor.

Bu sistemin geneline baktığımızda yayılma alanlarında Çin ile rekabet edebilecek; ne üretim ne istihdam ne de lojistik anlamında başa çıkabilecek bir devletin var olmadığını görüyoruz. Genelde ekonomisi dışa bağımlı ülkeler olarak sayabileceğimiz Türkistan coğrafyasındaki bağımsız Türk devletleri, Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye bu projeye dahil. Şimdi siz öyle bir projeye taraf oluyorsunuz ki hiçbir anlamda rekabet edemeyeceğiniz, dahası dış ticaretinize yani sizin pazar payınızın en yüksek olduğu bölgelere -şayet bu projeyi desteklerseniz- en büyük rakibinizi veya hiçbir anlamda rekabet edemeyeceğiniz bir rakibinizi getiriyorsunuz. Kendi elinizle en büyük pazarınıza ‘gel buyur üzerimden geç ve bu pazara ulaş' diyorsunuz. Türkiye’nin en büyük dış ticaretinin neredeyse yüzde 50'sini, ihracatının yüzde 50'sini oluşturan AB ülkelerine Kusak Yol İnisiyatifi bağlamında Çin'i kendi üzerinizden davet ediyorsunuz geçmesine müsaade ediyorsunuz ve bu, bir insanın oturduğu dalı kesmekle eşdeğer olabilecek bir riski barındırıyor. O zaman bunun desteklenip desteklemeyeceğini veya projeye devam ettiği takdirde Doğu Türkistan'da ne olur sorusunu bütün farklı alanlarda değerlendirmek gerekir.

Evet, Çin çok iyi biliyor ki, bu projenin akim kalmaması için -çünkü trilyonlarca dolar para harcandı- yarın bir gün problem çıkarabilecek Doğu Türkistan gibi Tibet gibi veya iç Moğolistan gibi problemlerin çözülmesi gerekiyor. Bütün dünya devletlerinde farklılık, zenginlik olarak değerlendirilir. Çin’de ise farklılıklar tehdittir. Onun için o farklılıkları asgariye indirmesi gerekir. Bu anlamda da bu projenin devam ettirilebilmesi adına Doğu Türkistan coğrafyasının Çin açısından Çinlileştirilmesi gerekir. Bu projenin de devam edebilmesi adına. Çünkü orada hem etnisite hem inanç anlamında farklılık, ÇKP’ye göre bir tehdittir. Bundan dolayı da projenin devam edebilmesi ve Çin’in zenginliğine zenginlik katabilmesi adına Doğu Türkistan'ın bir şekilde halledilmesi gerekiyor. Bu halledilme de ne kadar Çinlileştirilirse, ne kadar ÇKP’nin çizmiş olduğu kanala enjekte edilebilirse, bu o kadar başarılı olmuş olacak şeklindedir.

Bir de tabii o konuyu değerlendirmek için Çin’in 2049 yılında, Çin Komist Partisi’nin kuruluşunun 100. Yılı olması dolayısıyla 'Tek Çin' ideali ve dünyanın tek gücü olma hedefi var. Burada da  2012 yılında Şi Jinping iktidara geldi ve 2018 yılında alınan kararla “ömür boyu” ÇKP’nin başkanlığına ve tabii ki Çin devlet başkanlığına getirildi. Bütün bunlar, Çin'in kurulan bu düzenini devam ettirmek anlamında; kendisi gibi düşünmeyen, bütün farklılıkları ortadan kaldıracağı bir siyaset gütmesine neden oldu. Bunun için de Doğu Türkistan'da yapılanları, yaşananları bu gözle değerlendirmek lazım. Kuşak Yol İnisiyatifi, Çin’in çizmiş olduğu bu prensipler itibarıyla devam ettiği sürece Türkiye de risk altında, Türkistan devletleri de risk altında. Mesela Pakistan bu anlamda  -çünkü ekonomisi o denli Çinle girift hale geldi ki- artık özgürce siyaset yapamaz hale geldi. Doğu Türkistan'da yaşananlara Pakistan devletinin hemen yanı başında olmasına rağmen İmran Han, 'Haberim yok' dedi. İşte bu, Kuraş-Yol İnisiyatifinin, Çin’e bağımlı hale getirmiş olduğu sistemde, devletlerin duruş yerlerini bize gösteriyor. Bundan dolayı da Kuşak Yol Projesi'ni bir bütün halinde değerlendirmek ve risklerini tartmak gerekiyor. Bunu konuşurken de tabii ki Doğu Türkistan'ın geleceği konusu, başka bir konu, diye değerlendirebiliriz."

"Bugün Çin’in gelmiş olduğu bu noktayı sağlayan da Batı’dır"

Çin'in bugünkü durumuna Batı'nın politikaları münasebetiyle geldiğine dikkat çeken Ömer Kul, Batı-Çin ilişkilerine dair şu ifadeleri kullandı:

"Bugün ÇKP ve onunla birlikte Çin Halk Cumhuriyeti, artık yalnızca Doğu Türkistan adına bir tehlike değil insanlık adına bir tehlikedir. Çünkü yeni emperyalist bir anlayışla beraber, Afrika’daki uygulamalarını gördüğümüz Çin, Afrika’ya giren 'beyaz adama' rahmet okutacak uygulamalar yapmakta. Az önce de ifade ettik; farklılık Çin açısından bir tehdit unsurudur. Bugün Çin’in gelmiş olduğu bu noktayı sağlayan da Batı’dır. Nasıl Batı’dır? 1971 sonrası Henry Kissinger’ın Sovyetler’e karşı güçlü bir pakt oluşturabilmek gayesiyle, Tayvan’ın birleşmiş milletlerden çıkarılarak yerine ÇKP’yi dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ni 5 daima ülkeden birisi yapan Batı’dır. Tabii gelişen bu ilişkiler daha sonra Batı’daki büyük sermayedarların, ucuz iş gücü dolayısıyla Çin’e taşınmasını sağlayarak Çin’i zenginleştirmiştir. Çin’i bu dünyanın üretim üssü haline getirmiştir. Bununla beraber Çin’in dünyayla entegre olmasını sağlayan 2001-2002’de Dünya Ticaret Örgütü’ne alınması yine Batı’nın desteğiyle sağlanmıştır. Bulunduğumuz noktada Çin’i bu hale getiren ABD’dir. Bu net olan bir şeydir. Bugünkü reel politika veya uluslararası siyaset bunu gerektiriyordu. Bugün de Çin’in bu yayılmacı siyaseti, Çin'i üreten ve bunu ucuza mal eden ve hiçbir anlamda rekabet edemeyeceğiniz bir devlet haline getiriyor ve netice itibarıyla sizin pazarlarınıza göz dikiyor. Batı için de biz bunu böyle değerlendirebiliriz.

Afrika’da, Türkistan coğrafyasında, Asya-Pasifik’te hatta AB içerisinde Rusya ile ilişkilerinde hatta Güney Amerika ülkelerinde Çin’in yayılmacı ve pazar payını yükselten bir siyaset güttüğünü gördük. Evet, bu gelinen noktada ABD çıkarlarını Çin’in tehdit ettiğini görüyoruz. Şimdi insanlar şöyle düşünüyorlar; ABD büyüyen Çin’in, yayılmacı Çin’in bu siyasetini kendi milli çıkarlarına aykırı gördüğü için Çin ile uğraşıyor. Evet bu bir realitedir. Ama asıl realite, Doğu Türkistan dediğimiz coğrafyada bugün bir soykırım uygulandığıdır. Bugün bu soykırıma karşı ABD, milli menfaatleri gereği bu işi dillendiriyorsa o Doğu Türkistanlıların suçu değildir. Doğu Türkistan davasının arkasında duran teşkilatları ABD ajanı yapmaz. Çünkü orada bir soykırım var, vahşet var. İkisi farklı durumlar. Bugün Doğu Türkistan'da insan haklarına saygılı bir yönetim olmuş olsaydı, Çin bu anlamda uluslararası hukuka, anayasada yazan kendi halkıyla ilgili maddelere riayet etmiş olsaydı; kamp dediğimiz soykırım kamplarını açmamış olsaydı, insanların milli ve manevi değerlerini aşağılamamış olsaydı, namazını kılana orucunu tutana karışmamış olsaydı, onlar özgürce bunları yaşasaydı; bu özgürlük ortamının olduğu yerde ABD olmayan konuları karıştırmış olsaydı evet o zaman ABD’nin tutumu ya da Batı’nın tutumunu eleştirebilirdik. Ama siz insana insan muamelesi yapmazken, kurmuş olduğunuz bu toplama kamplarında insanları köle işçi olarak çalıştırırken, onları asimile ederken, onları kısırlaştırırken, onlara işkencede sınır tanımazken, bu insanlar toplu tecavüzlere uğrarken bir taraftan da ABD bunu neden dillendiriyor demek abesle iştigal. İkisi farklı şeyler. Bundan dolayı evet siz böyle bir malzeme verirseniz bunu sadece ABD değil her devlet kullanabilir. Kullanırken de bunu neden kullanıyorsun deme hakkına sahip olmazsınız.

Evet uluslararası rekabet vardır, Çin’in yükselmesini ABD istemiyor. Çin’in yükselmesini Türkiye de istememeli. Niye? Çünkü Çin yükseldiğinde sizin pazarlarınıza, size ortak oluyor. Hatta rekabet edemeyeceğiniz için ticaret yapmış olduğunuz alanlarda bu, pazarınızın Çin’e geçmesi demek. Uluslarası ilişkiler temel prensip, daimi dost ve daima düşmanlık yoksa ve çıkar odaklıysa ABD ile Çin’in veya Türkiye ile Çin’in ilişkilerini bu yönde değerlendirmeleri gayet normaldir. Ama bütün bunlar hangi saikle olursa olsun geçmişle iyi ilişkiler bugün kötüye doğru ilerliyorsa, yönlendiriliyorsa o başka bir husustur, değerlendirmedir. Ama Doğu Türkistan'da yaşanan insanlık vahşeti ayrı bir değerlendirmedir. İkisini birleştirmek, orada Çin’in yükselmesini çekemeyen ABD bu işi dillendiriyor demek abesle iştigal ötesinde saçma bir ifadedir, hiçbir değeri yoktur. Siz içerideki uygulamalarınızda buna mahal vermeyeceksiniz. Çin’i bugünkü duruma getiren Batı’dır; bu durumda tehdit, Çin ile Batı arasında ikisi de emperyal bir anlayışa sahipse risk anlamında Çin daha risklidir. Bunu görmek ve meseleyi böyle değerlendirmek lazım. O rekabetten ziyade bizim açımızdan Doğu Türkistan'da nasıl bir vahşetin yaşandığını, bu anlamda da yaşanan vahşetin ortadan kalması adına, bölgenin normalleşmesi adına kim taraf oluyorsa kim bununla ilgili bir kelime de olsa bir ifadede bulunuyorsa ona saygı duymak ona teşekkür etmek gerekir."

"Türkiye’nin güvenliği Kaşgar’dan geçer, Urumçi’den geçer"

Çin'in yayılmacı politikalarını ve Çin-Türkiye münasebetlerini değerlendiren Kul, aşağıdaki ifadelerle sözlerini sonlandırdı:

"Uluslararası olarak bir şeyler yapılıyor ama şahsi kanaatim yeterli olmadığıdır. İki tane farklı alandan bahsediyoruz; bir tarafta Doğu Türkistan’da bir insanlık dramı yaşanıyor, diğer tarafta da Çin ile olan ilişkiler var. Çin bu anlamda ciddi manada yol aldı ve ekonomik anlamda birçok devleti bir nevi kendisine bağlamış oldu. Burada da konuşulması gereken bir başka husus var, o da Çin’in borç diplomasisidir. Borç diplomasisi Çin’in devletleri borçlandırması, bu borçlandırma neticesinde devletlerin stratejik yerlerine hakim olmasıdır.

Mesela Cibuti’de bir askeri üs açması, Sri Lanka’da Hambantota Limanı’na 1999 yılında bilabedel el koyması, Pakistan’da Gwadar Limanı’nda 25 yıllığına kullanma hakkı elde etmesi veya Kırgızistan’da, Tacikistan’da borçlara karşılık toprak alması gibi riskleri var. Bütün bunlar, Çin’e karşı bir tedbir almayı gerektiriyor. Bunun hem ekonomik hem de insani boyutu var, yani insani boyutu Doğu Türkistan. İkisini farklı kulvarlarda değerlendirdiğinizde ikisine karşılık Çin’e daha fazla ses çıkarılması ve !dur' denilmesi gerekir. Çünkü bunu demediğiniz takdirde bu tehlike yaklaşıyor.

Çin’i güçlendirdiğinizde bunu yarın ikili ilişkilerinizde gerçekleştirirse bunu yarın sizin ülkenizde de yapabilir. Yani Pakistan’ın Doğu Türkistan’da yaşanan vahşete ses çıkaramaması, Pakistan’ın Çin ile olan ilişkilerine bağlı. Bağımsız Türk devletlerinin yönetimlerinin de buna ses çıkaramaması arka planda ekonomik ilişkilerine bağlı. Çin’in yayılmacı ve tehdit kokan siyaseti şu anda Batı’da daha fazla dillendiriliyor. Bunu yeterli diyemeyiz. Mesela Türkiye Çin ilişkilerinde Doğu Türkistan konusunu tamamen dışarıda tutarak Türkiye-Çin ilişkilerinin masaya yatırılması gerektiğini, ilişkilerde yalnızca Çin’in kazandığı bir sistemin kurulduğunu ve bunun da 'karşılıklı mütekabiliyet ilişkileri geliştirilmelidir' prensibine uymadığını ve uymadığı için de Türkiye’nin kendi milli menfaatleri adına ciddi manada tedbir alması gerektiğini düşünüyorum.

Mesela ırki ve milli anlamda birlikteliğimiz olan Doğu Türkistan coğrafyasında Türkiye’nin bir konsolosluğu yok. Ama İstanbul’da Çin’in konsolosluğu var. Hatta İzmir’de vardı iş yapmıyor diye kapatıldı. Yani Çin istediği yerde konsolosluk açabilirken Doğu Türkistan’da Türkiye’nin bir konsolosluğu yok. Bir örnek daha vermek gerekirse Türkiye’de 5 tane Konfüçyüs Enstitüsü var. Muadili diyebileceğimiz Yunus Emre Enstitüsü, Çin’de bir tane bile yok. Ticaret anlamında Türkiye Çin’e bir satıyorsa Çin’den on alıyor. Çin uluslararası ticarette büyük projeleri desteklediğinde sizi bu projeyi desteklemekle borçlandırmış oluyor. İkinci olarak Çin’in bu projedeki şartlarından diğeri kendi halkını istihdam etmesidir. Bu projelerin katılımcılarını bazen yüzde 90’a kadar Çin’den getirilen insanlar oluşturuyor. Sonuçta ne yaptı? Sizi borçlandırdı, sizi borçlandırdığı parayla halkına istihdam sağladı. Ayrıca projede kullanılacak malzemeyi kendi ülkesinden getirtiyor. Ekonomisi çok iyi olmayan, dışa bağımlı, dış kaynakla beraber olan her ülkede bunu yapıyor. Sonuç itibarıyla ürettiğini size satıyor. Kendi halkına istihdam sağlıyor ve sizi borçlandırıyor. Böyle bir projenin mali desteğini aldığınızda ve bu proje bağlamında borcunuzu ödeyemediğinizde, stratejik noktalarınızı ele geçiriyor.

Türkiye’nin yıllardır devam eden problemleri var, örneğin PKK terörü. Bununla ilgili Çin, bugüne kadar Türkiye’nin lehine bir adım atmış mı? PKK operasyonlarında ele geçirilen silahlarda Çin menşeli silahlara da denk gelindi. Ya da diyelim ki Ermeni meselesinde Türkiye lehine bir adım atmış mı? Bunlar ülkemizde konuşulmuyor. Türkiye’nin güneyinde kurulacak olan bir terör devleti üzerine Türkiye’nin yapmış olduğu askeri operasyonlarda Amerika’dan veya Batı’dan daha fazla Türkiye’ye hakaret eden veya eleştiren bir Çin var. Hani karşılıklı ilişkiler kazan-kazan prensibi üzerineydi? Türkiye’nin 1974’te harekat yaptığı Kıbrıs konusunda Türkiye lehine bir kelime ettiğini kim söyleyebilir? Ya da Yunanistan’la Ege’de kıta ve hava sahanlığı meselesinde bir açıklaması olmuş mudur? Libya’daki iç savaşta Çin Türkiye lehinde midir aleyhinde midir? Bunlar Doğu Türkistan meselesinin dışında masaya yatırılmalı. Bunların hiçbirinde Çin, Türkiye lehine hareket etmemiştir. Dahası ekonomik anlamda hiçbir şekilde rekabet edemeyeceğimiz bir devletle karşı karşıyayız. Üretim ve istihdam anlamında çok güçlü, çünkü çok daha ucuza insan çalıştırabiliyor. Böyle bir devleti pazarınızda kendi ülkenizden geçirme durumunda kalabiliyorsunuz. Bütün bunları Türkiye masaya yatırıp konuşmalı, tartışmalı ve Çin ile olan ilişkilerini ciddi manada sorgulamalı diye düşünüyorum. Bunu yapmadığı müddette, yakın gelecekte Türkiye’nin de bir Pakistan olma olasılığı çok yüksek. Artık şunu da biliyoruz ki bu global dünyada savunmanız, siyasi sınırlanırınızla başlamıyor. Türkiye bugün Güneydoğusunda bir terör devleti kurulmasını sınırlarının dışında müdahale ederek önlemeye çalışıyor. Bu anlamda da şunu söyleyebiliriz ki Türkiye’nin güvenliği Kaşgar’dan geçer, Urumçi’den geçer. Oradaki problemleri görüp orada çözemediğiniz takdirde o problemler size dönecektir ve sizin için risk oluşturacaktır. Bunun birçok parametresi var. Bütün parametreleri objektif olarak milli menfaatler gereği masaya yatıracaksınız, konuşup tartışacaksınız. Eğer bu milli menfaatler kazan-kazan üzerine kurulmadıysa o zaman set çekmek durumundasınız. Buna da Türkiye’yi yöneten kadrolar karar verecektir.”

17°
parçalı bulutlu