Em. Koramiral Sağdıç: MİLGEM’in ruhu ’74 ABD ambargosu ile doğdu!

Emekli Koramiral Kadir Sağdıç ile Ege’den Akdeniz’e, Kıbrıs sorunundan dünyadaki küresel hareketlenmeye ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin savunma anlamındaki gelişimine kadar birçok konuyu konuştuk. Sağdıç, 1. Dünya Savaşı’ndan günümüze jeopolitik anlamda geli

22 Şubat 2021, 18:01
Em. Koramiral Sağdıç: MİLGEM’in ruhu ’74 ABD ambargosu ile doğdu!

“Türkiye uluslararası hukukun kendisine tanıdığı hakları kullanmaya çalışıyor”

Dünyadaki küresele hareketlenmenin coğrafyamızı doğrudan etkilediğini belirten Emekli Koramiral Kadir Sağdıç, bölgesel güç olmanın gerekliliklerinin yerine getirilmesi gerektiğini söyledi.

“Dünyada küresel bir hareketlenme var ve bu bölgemizi doğrudan etkiliyor. Küresel konular konuşulduğunda genellikle literatürde ‘jeostrateji’ ve ‘jeopolitik’ gibi terimlerden bahsedilir. Jeostrateji, coğrafyanın askeri stratejiye etkisi demektir. Zaman jeostratejiden etkilenmez. Coğrafî şartlarınız ne ise jeostratejide etken onlardır. Bu konuda çok şanslıyız, Türkiye’nin muazzam bir jeostratejik konumu var. Anadolu ve Trakya olmak üzere 2 yarımadadan oluşur bir defa.

Yarımadalar, siyasi bütünlük içinde tek bir devlet tarafından yönetiliyorsa o ülkeye –savunma yapan ülkeye- büyük kolaylıklar sağlar. Mustafa Kemal Atatürk’ten bu yana, Osmanlı İmparatorluğu’ndan küçülmüş bir Türkiye Cumhuriyeti olarak Anadolu ve Trakya’ya konuşlandık. Bu sınırlarda her zaman kullanageldiğimiz ‘vatan’ terimimiz var. Bununla beraber tarih içinde kıyılardan 200 mil açığa kadar bir ‘Mavi Vatan’ boyutu da oluştu. Dolayısıyla; 3 kıtayı birbirine bağlayan, 2 yarımadaya oturmuş ve etrafında da 3 deniz bulunan, Kıbrıs ile birlikte de Mavi Vatan’ı bütünleşmiş biçimde muazzam bir coğrafya burası.

Şimdi biz bu coğrafyada uluslararası hukukun bize tanıdığı hakları kullanmak istiyoruz. Bunlardan geri adım atmıyoruz; ancak kimsenin de bir damla suyunda gözümüz yok!

Jeopolitik konusunda ise üç, beş bazen bir asırda bir gelen trendleri ele alabiliriz. Mesela Fransız Devrimi; imparatorluklardan ulus devletlere geçiş… I. Dünya Harbi ile birlikte tüm imparatorluklar -İngiltere bile kazanan tarafta olmasına rağmen çöküş yaşadı diyebiliriz- çöktü. Osmanlı İmparatorluğu da çöktüğünde 28-30 tane ulus devlet çıktı ortaya. Bu ulus devletlerin en sonuncusu da Türkiye Cumhuriyeti. Burada şunu da hatırlatmak gerekiyor ki kimse bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’ni, ‘Siz ulus devletinizi aldınız kaçtınız.’ diye suçlayamaz. Çünkü az önce söylediğim gibi son ulus devletiz Osmanlı toprakları üzerindeki… Sevr Antlaşması’nı paçavra gibi yırtıp atan Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının verdiği mücadele ile küllerinden yeniden doğan bir ulus devletten bahsediyoruz çünkü. İşte bizim bugün savunmaya çalıştığımız şey tam olarak budur.

Ama gelgelelim dünyayı iki başat doğu ve batı kutuplarının yönettiği Soğuk Savaş trendinde NATO ve karşısında Varşova Paktı vardı. Bu iki kutuplu dünya düzeninde nükleer güçleri vardı bahsettiğimiz kutupların. Ama bu nükleer güç savaştan ziyade 50-60 yıl süren bir barışa sebebiyet verdi.

1981-1990 döneminde bu iki kutba dayalı sistem sona erdi. Varşova Paktı dağıldı. Bununla kalmadı, Sovyetler Birliği toprakları üzerinde de 5 farklı devlet kuruldu. Dolayısıyla batı sistemi tek bir kurşun atmadan o Soğuk Savaş’ın galibi durumuna geldi. Ayakta durabilmek için de kendine yeni tehditler ararken, Harvard Üniversitesi merkezli Prof. Samuel Huntington’un Medeniyetlerin Çatışması tezini üretti. Talihsizlik Türkiye için burada başladı. Çünkü oluşturdukları bu tezi dini eksene oturtmaya kalktılar ve 3 genel din şemsiyesi kurdular. Bir tanesi kendilerinin Evanjelist-Hristiyanlığı; yanlarına Museviliği yani İsrail’i de alarak onları da kurtardılar. Hatta bugün ABD’yi de yöneten bir İsrail diyebiliriz. Nüfusu küçük ama Wall Street üzerinden ABD sermayesini ele alarak Amerika’yı yönetir hale geldi. Velhasıl Batı İttifakı’nın (NATO) ayakta kalması için husumetler bulması gerekti. İlk şemsiye buydu.

İkinci şemsiye İslami şemsiye. Burada da bir terör algısı yarattılar. Malumunuz İkiz Kuleler’in vurulmasının ardından El-Kaide terör örgütünü kendileri kurdular. Yine 2013’ten bu yana baş belası olan DAEŞ terör örgütünü CIA ve MOSSAD merkezli olarak Orta Doğu’ya yerleştirdiler. Şuan hâlâ Kuzey Irak ve Suriye ekseninde çevre ülkeleri zehirlemek ile meşgul bir terör örgütü… Bu arada ekleyelim, ABD istediği kadar Kürtleri kullandığını söyleye dursun DAEŞ ile en büyük mücadeleyi de Türkiye vermiştir. Bugün bu terör örgütünün sönümlemiş duruma düşmesinin en büyük nedeni Türkiye’dir. Yani ikinci şemsiyeyi de toparlayacak olursan bir İslamofobi yarattılar.

Üçüncü şemsiyeyi ise Budizm üzerinden Çin’e giydirdiler. Dolayısıyla medeniyetleri sosyolojik ve kültürel temelli değerler yerine dini eksene getirince biz de etkileniyoruz. Yani Hristiyan daha bir Hristiyan hissederken Budist daha bir Budist, Müslüman’da kendini korumak için daha bir Müslüman konumuna girdi. Çözüm nedir? Çözüm dini çatışmadan uzak durmak. Bunu batının başlatması gerekiyor. Biz Atatürk’ün yaptığı gibi; demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olmayı esas alarak kimsenin dini değerlerini kurcalamayız.

İşte şimdi yeni bir trend ile Orta Doğu’ya gelip haritaları parçalayarak, daha büyük bir İsrail kurarak pasifize ettikleri Arap devletlerini onun altına vermeye çalışıyorlar. Tabi bu arada Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile de Orta Doğu’da daha güçlü durmaya çalışıyorlar. Ve tabi ki tüm bunların faturasını da Türkiye’ye kesmeye çalışıyorlar.

Öte yandan uzak doğu şemsiyesinde Çin son 20 yılda özellikle ciddi bir ilerleme kat etti. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi oldu. İki-üç yıl içinde de birinci ekonomi olma yolunda hesaplar yapılıyor. Doğu’dan Avrasya kıtasına baktığınızda –dünya adası denir ona jeopolitik teorilerde- doğudan Çin ile batıdan da Türkiye ve Rusya ile sınırlı görüyorlar. Çünkü onun daha batısını Avrupa Birliği (AB) ve Atlantik İttifakı’nda Amerika sağlıyor. Biz burada batı ile doğunun arasında kalan bir fay hattındayız. Bu çok talihli bir durum değil açıkçası. Fay hatlarında hep sürtüşmeler olur. Bu hatta kalanların iki seçeneği vardır; ya zayıf duruma düşüp iki taraftan birine biat edeceksiniz ya da Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi kendi değerlerinize, kültürünüze ve insan gücünüze güvenerek iyi ilişkiler kuracak ve bölgesel güç olma özelliklerinizi çok iyi kullanacaksınız. Tabi maceradan da kaçınmak gerekiyor.”

[Emekli Koramiral Kadir Sağdıç]

“Türkiye her zaman itidallidir. Ancak 26 Ağustos 1922’yi kimse unutmasın!”

Türkiye’nin bir sınavdan geçtiğini ifade eden Sağdıç, Lozan Antlaşması’nın esaslarına göre arkasına Avrupa’yı alan Yunanistan’ın hukuksuzluğunu dile getirdi.

“Bugün Türkiye teknolojide, silahlı kuvvetlerin gelişiminde, eğitimde, sanayii de ve özellikle savunma sanayiinde büyük gelişmeler gösterdi. Ekonomik sorunlar olabilir. Bugün bütün dünya ekonomik bir buhran içerisinde. Bunu bir şekilde aşarsınız ama önemli olan sizin; milli, sosyal ve ulusal değerlerinizden vazgeçmeyip insani olarak kendi ülkenizde ve komşularınızla mümkün surette ilişkilerinizi ikinci plana atmadan dikey şekilde yükselmenizdir. İşte o zaman çekim gücünüz artar, bölgesel güç olursunuz ve iki karşı taraf sizi karşısına almak yerine yanına çekmeye çalışır.

Şimdi Türkiye bir sınavdan geçiyor. Bugün Ege ve Akdeniz’de olanları bunların izdüşümü olarak görmek gerekir. Peki Türkiye Ege ve Doğu Akdeniz’de ne yapıyor?

Lozan Antlaşması ile Ege’de kurulu bir denge var. Uluslararası antlaşmalar asla ikili savunma antlaşmalarının üzerinde olamaz. Dolayısıyla Türkiye ve Yunanistan arasındaki temel antlaşma Lozan Antlaşması’dır. Lozan’a göre;

  • Adalar silahsızlandırılmalıdır; bu koşul ile egemenliği Yunanistan’a verildi.
  • Karasular 3 mildir. Hadi bir şekilde 1964’te 6 mile çıkartıldı. Ama asla 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi 12 mil dedi diye yapamazsınız. Çünkü 3.000 tane irili ufaklı adanın bulunduğu Ege’de –pergeli açın bütün adaların etrafında 12 mil koyun- bütün Ege bir Yunan gölü oluyor ve bu şekilde ne savaş gemisi ne ticaret gemisi ne de bir balıkçı teknesi geçebilir.

Türkiye şimdi bunların arkasında. Diyoruz ki Lozan Antlaşması esastır. Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki uygulamalar Ege gibi bir iç denize uygulanamaz! Nerede uygulanabilir? Açık deniz özelliği taşıyan Karadeniz’de kısmen ve yine kısmen Akdeniz’de uygulanabilir. Dolayısıyla Türkiye, bu sözleşmede kendine tanınan haklarla birlikte karasularını Karadeniz’de 12 mil ilan etmiştir. Akdeniz’de de 12 mil ilan etmiştir; ancak Ege’de 6 mildir. Yunanistan’ın da Arnavutluk ve İtalya ile geçtiğimiz aylarda 12 mil gibi antlaşmaları var. Benim şahsen ona bir itirazım yok. Türkiye Cumhuriyeti de itiraz etmedi. Çünkü oraları açık deniz Ege tarafına bakmıyor. Akdeniz ve Adriyatik’e bakan kıyılarda 12 mil olabilir. Ama Ege’de asla olmaz. Türkiye sadece hukuktan kaynaklanan haklarını istiyor; karşı taraf ise cepheleşmiş şekilde Batı sistemi içinde İsrail ile birlikte Türkiye’ye haksızca fatura çıkartarak büyümek istiyor. Durum budur!

Lozan’a göre Doğu Ege Adaları’nın veriliş koşullarından başlıcası askersizleştirilmiş olmalarıdır. Yani buralara üs kurmak, uçak koymak filan, böyle bir şey olamaz. Aynı şekilde II.  Dünya Harbi’nden sonra bizim adalarımızken İtalyan işgalindeydi. İtalya savaşı kaybedince işgal kalktı. Ama Rodos ve 12 Ada’yı bize iade etmeleri gerekirken, W. Churchill’in başında olduğu İngiltere’nin kılavuzluğu ve 1947 Paris Antlaşması ile Yunanistan’a verildi.

Bugün burnumuzun dibinde 2 mil açıkta, Meis Adası’na Yunanlılar provokatif bir şekilde askerleri ile geliyorlar. Burada Türkiye itidalli davranıyor. Bu demek değil ki bunları tanıyoruz. Biz Türkiye olarak her zaman itidalliyiz. Ayrıca 26 Ağustos 1922’yi de kimse unutmasın. Anadolu’yu işgal etmeye kalkışanların başlarına neler geldiğini herkes biliyor. 150.000 kişilik ordularının yok olması ile pılı-pırtılarını toplayıp kaçmak zorunda kaldılar.

[Genelkurmay Arşivi - İstiklal Mücadelesi'nde vatanseverler ordu için fişek üretiyor.]

Aynı şekilde Kıbrıs’ta katliamlar yapan, Türkleri yok sayarak bütün kabineyi Rumlar lehine ele geçiren, 113 köyü haritadan silen ve ’74 katliamını yapmaya kalkan Kıbrıs Rum Yönetimi’nin başına ne geldiğini gördük. Türkiye o gün istese adanın tamamını da alırdı. Ama kimsenin toprağında gözümüz yok, insanca hakça yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Bizim toprağımızda, gelecek nesillerimizin ulusal çıkarlarında gözü olanlara da hakkımızı kaptıracak halimiz yok.”

“Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti birlikte hareket etmek zorundadır”

Daha önceki KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı döneminde uçurumun kenarından dönüldüğünü ifade eden Em. Koramiral Sağdıç 1974 Harekâtı ile sağlanan dengenin, bugün Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC’nin bütünleşik hareket ederek korunması gerektiğini belirtti.

“Kıbrıs herkesin bakış açısına göre farklı bir tarihten başlatılıyor. İngilizlere sorarsanız ‘Siz zamanında onu idari yönden bana verdiniz, I. Dünya Harbi sonrası ben de işgal ettim ve sonra çekildim, İngiliz üsleri bana kaldı.’ derler. Yunanlılara sorarsanız, onlar megaloman oldukları için tarih-marih bakmadan ‘Hep benim’ de derler.

Ama işin esasına bakacak olursanız, biz o adayı Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1570 yılında 65.000 şehit vererek Venedikliler’den aldık. Yunanlılardan aldığımız bir ada yok ki bizim. Rum nüfus ne zaman arttı? Sağdan soldan küçük adalardan gelenler, Enosis ve İngiliz yönetimi zamanı 1877-1878 sonrası arttı. Yaptıkları katliamlarla, batı sisteminin şımartması ile arttı adada Rum nüfusu. Yani Kıbrıs’taki soydaşlarımızın haklarını hiçe sayan Birleşmiş Milletler (BM) kararları ve adadaki Rum yönetimini tanıyan, içine alan, kollayan bir AB sistemi var. 1960 antlaşması bu işin simetrik gidebileceğini söylüyor. Yani Yunanistan AB üyesi iken, Türkiye AB üyesi olmadan Kıbrıs’ın AB üyesi olması mümkün değil hukuken.

Uçurumun kenarından döndük. Maalesef bir önceki Cumhurbaşkanı Akıncı zamanında Kuzey Kıbrıs gidiyordu. Euro’ları ceplerine koyup, Türkiye’den uzaklaşma gayreti içindeydiler. Ve maalesef harp sonrası, üniversitelerinde ve öğretmen sendikasının Kıbrıslı olmak uğruna Türkiye Cumhuriyeti’nin haklarını yok sayan ve gasp etmeye çalışan bir nesil de yetiştirdiler Kıbrıs’ta.

Ama vicdanları sızlayan orta ve üst yaşlı grup her şeyin farkında. Onlara da müteşekkiriz. Onlar sayesinde diyebiliriz ki gençlerin bir kısmı aydınlandı ve Sayın Ersin Tatar cumhurbaşkanı oldu.

Artık aynı havayı teneffüs etmek pek mümkün gözükmüyor. Razı değiller çünkü. İlk fırsatta Türk toplumunu yutup yok etmek isteyeceklerdir. Her şeyini AB’den karşılayan bir yönetimin eline fırsat geçince, birleşik yaşarlarsa orada Türk bırakmayacağını biz biliyoruz. Orayı tamamıyla Rum toprağı yapmak istiyorlar.

[Kıbrıs Barış Harekâtı - 1974]

Kıbrıslı soydaşlarımız için de şunu söylemek isterim. Onların tabi ki kendi tercihleridir; ancak 1974 harekatıyla biz dengeyi sağlamışken, Rum mezalimine son vermişken bu Mavi Vatan’da Kıbrıs ile bütünleşik kalmaktan başka çaremiz yok. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti birlikte hareket etmek zorundadır. Başka türlü Mavi Vatan’ı muhafaza etmemiz pek mümkün olmaz.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 1960 Antlaşması’ndan ve 1570’den kaynaklı tarihi hakları var. Türkiye orada sonsuza dek var olacak inşallah! Ama bu KKTC üzerinden olur ama –umarım böyle bir şey olmaz ve iki devletli çözümleme ile olur ancak çok zorda kalırsak- zorlayıcı ve caydırıcı bir tavırla olur; bir şekilde olacaktır.”

“Başkasının vermediğini millet yapar!”

Uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri bahriyesinde hizmet etmiş Emekli Koramiral Kadir Sağdıç Deniz Kuvvetleri özelinde Türk Savunma Sanayii’nin gelişimine de değinerek sözlerini tamamladı. Sağdıç millî savaş gemimiz MİLGEM’in ruhunun 1974’te Amerika’nın Türkiye’ye yönelik ambargosundan sonra “başkasının vermediğini millet yapar” sloganı ile doğduğunu vurguladı.

Biz bahriye olarak gemisiz kaldığımız yılların acısını çok çekeriz. I. Dünya Harbi’ne çürümüş donanma ile yakalandığımızdan donanmamız olmadı. Hatta bunun hemen 1-2 yıl öncesinde padişah durumu fark etti ve gemiler sipariş etti. Parasını –yakıt paralarını dahi- ödememize rağmen İngiltere savaşı bahane ederek gemileri bize teslim etmedi. Dolayısıyla daha o zamanlardan gemimiz olmazsa Mavi Vatan’ımızı ve anavatanımızı savunamayacağımızın biz bahriyeliler olarak omurilikten farkındayız. Atatürk’ün de I. Dünya Savaşı’ndan tecrübe ile ilk ayaklandırmaya çalıştığı şeylerden biri donanmamızdır. Denizaltı üretimi ve gemi inşaya önem verdi. Yavuz gemisi tekrar hayata geri döndürüldü. Ve cumhuriyetten 10 yıl sonra Akdeniz’de ayakta kalacak bir donanmamız oluştu. Hatta o zamanlar Malta İngiliz üssüydü, orada bir gösteri tatbikatı da yaptık.

Biz şimdi denizlerde savunmayı esas alıyoruz niçin? Anavatan savunması için! Bunun yanında 21. yüzyılda artık deniz enerjisi ve ticareti de ayrı bir önem kazandı. Bunun için donanmasız olmaz. Peki nasıl yapacağız? Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren gemi inşacılığımız vardır bizim ve hep de olmuştur aslında. Ama bilişim, yazılım ve silah sistemleri ile düşündüğümüz zaman kafamıza dank eden olaylardan bir tanesi Kıbrıs Harekatı ile birlikte oldu. 1963-1964 katliamlarına kendi donanmamızın çıkartma gemileri olmadığı için gidemedik. Johnson mektubu ile karşılaştık. İşte o zaman kendi tersanelerimizde ürettiğimiz tank çıkarma gemilerimiz vardı ve onlarla 74 harekatını gerçekleştirdik.

Kıbrıs Harekatı’ndan sonra ABD 2 yıl ambargo uyguladı. Bu bizi daha da ateşledi. ‘Başkalarının vermediğini millet yapar.’ diye ulus çapında kampanyalar oluştu. İşte MİLGEM’in ruhu 1974 yılından sonra ABD’nin koyduğu ambargo ile doğdu.

Biz bahriye subayları iki şey yaparız. Bir taraftan gemiyi işletiriz, savaşırız. Elimizdeki imkanı sonuna kadar kullanırız. Nusret Mayın Gemisi’nin Çanakkale Savaşı’nda yaptıkları ortadadır, yine ona benzer Muhaberet-i Milliye’nin yaptıkları ortadadır ve yine ona benzer Kıbrıs Harekatı ortadadır. Şimdi daha da iyisini yapmaya doğru ilerliyoruz.

Bir diğer taraftan da bahriyeliler olarak bunun daha iyisini ‘nasıl yaparız’ın arayışı içinde oluruz.

Deniz Harp Okulu’ndan mezun olan mühendislerimizin çabalarıyla MİLGEM’in ilk korveti TCG Heybeliada oluştu. Heybeliada olmasının sebebi; dünyada kendi gemisini yapan başka bir bahriye yoktur. Ben bunu gençlere özellikle söylüyorum. ABD deniz subayı rahattır, ABD özel sektörünün yaptığı gemiyi kullanır. Rus ve İngiliz de öyle yapar. Böyle bir misyonları yok. Biz ise böyle değiliz. Bir yandan gemiyi işletiriz diğer yandan gerekirse teknoloji transferi ile bunun daha iyisini nasıl yaparızın araştırması içinde oluruz. Her yıl da kuvvet komutanları toplantısında stratejik hedef planında geleceğe vizyon içinde bakan projelerimiz sürekli güncellenir.

[MİLGEM Savaş Sistemi]

Ben şunu iddia ediyorum; MİLGEM –yani Heybeliada sınıfı korvetler- dünya genelinde o tonajdaki bir gemiye sığdırılabilecek en çağdaş teknolojide ve maliyet etkinlik olarak donanıma sahiptir. Maaliyeti Fransız fırkateyni FREMM’lerin yarı fiyatınadır, hatta daha da ucuzdur. Ama üzerindeki silah etkinliği aşağı yukarı ona yakındır. Şimdi milli denizaltılar geliyor. Bu geminin üzerinde bulunan sensör ve radarları da millileştiriyoruz. Ayrıca yine üzerinde ATMACA Güdümlü Mermisi… HARPOON vardı ABD-NATO silahı ondan daha uzun menzilli kendi milli güdümlü mermimiz geliyor. Milli torpidomuz AKYA geliyor. Dünya bunun en iyisi olduğunu bildiği için aslında komşu ülkelere –Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dahil- onlardan da talep vardı satabilirdik ama dış siyasette yol ayrımı yaşandığından onların taleplerini Fransızlar karşıladılar. Biz de Pakistan’dan 4 gemilik bir sipariş aldık şu an inşa halinde. Yeni bir 4 gemilik paket de Ukrayna’dan geliyor.

[Roketsan tarafından üretilen ATMACA Satıhtan Satıha Güdümlü Mermi]

Bu gemilerin dünyada talebi çok olur, burada katma değer inanılmazdır. Şimdi bizim Araştırma Merkezi Komutanlığımız var prototiplerini orada yapıyoruz donanım ve yazılımın. Amacımız ise bu teknolojiyi özel sektöre de transfer edip katma değerli bu ürünlerin ihracat kapasitelerini arttırmak. Mesela Anadolu Uçak Gemimiz bu koşullarda bir özel tersanede yapılıyor. Özel tersanelerde yapılan diğer gemilerimiz de var; küçük korvetlerimiz, çıkartma gemilerimiz, sahil güvenlik botlarımız gibi. Biz bunun artırılması yönünde Deniz Kuvvetleri olarak teknolojiyi özel sektörle de paylaşmak niyetindeyiz. Bunu da gayet güzel sürdürüyoruz. Teknoloji ve Deniz Kuvvetleri özelinde bunları söyleyebilirim.

Son olarak ben gençlere çok güvendiğimi belirtmek istiyorum. Siyasi çalkantılardan geçilebilir, jeopolitik trendler değişebilir; ama asla gençlerimizin öngörüsü ve vatanseverlikleri değişmez. Hangi siyasi görüşte olurlarsa olsunlar. Asgari müştereklerimizde ve ulusal değerlerimizde bir araya gelmeyi iyi bilirler. Bu nesillerin bizden aldıkları bayrağı çok daha ileri götüreceklerinden eminim. Uygar devlet olmaya devam. Anayasamızın ilk dört maddesi değişmez. En güzelini layık olduğunuz şekilde en sağlıklısını sizler geliştireceksiniz. Ben gençlerimize güveniyorum, yolunuz açık olsun diyorum.”

açık